anasayfa
apel hakkında
sergi
sanatçılar
gelecek sergiler
geçmiş sergiler
uluslararası sergiler
başka yerlerde
kataloglar
basında apel
linkler
iletişim
english
Galeri Apel © 2007.
tüm hakları saklıdır.
Son güncellenme: 16.12.2017.
kullanım şartları

« geri
» sergi
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 260x400 cm
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 260x400 cm, detay.
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 75x120 cm (3 adet)
arzu başaran
---
arzu başaran
---
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 130x260 cm
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 15x21 cm
arzu başaran
104 kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 18x26 cm
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 18x26 cm
arzu başaran
kağıt üzerine suluboya-mürekkep, 18x26 cm
arzu başaran "ihlal" "violation"
[29.04.2005 - 28.05.2005]

Serginin çıkış noktası , bir süredir gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden biriktirdiğim çocuk ve ergen vesikalarından oluşuyor.Basından kamu güçlerine ve kamuoyu belleğine kadar farklı iktidar merkezlerinin çocuk ve ergen bedenlerini nesne haline getirmeleri serginin tematik sorusu.Nesnelerden iktidarlara uçucu olanı kalıcı kılmak, yüzleşmek, belleği deşmek ise tematik sorunun ardındaki asli soru.
Seçtiğim fotoğrafların bana ait olmayan bir resim diline nasıl aktarıldıkları, serginin kurgusunu da içine alan bir düzenlemeyle serginin ana yapısını oluşturuyor.
Sergideki resimlerin hemen hepsi kağıt üzerine çizgi ve lekeyi kapsayan desenlerden oluşuyor.

arzu başaran

İMAJIN İÇİNDEKİ SURET
Levent Çalıkoğlu
Hafızaya gizlenmiş bir yüzü canlandırma eylemi ile nefes alan bir yüze ısrarla bakma arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İmaja hapsolmuş bir yüzü incelemekle sahibi olmayan yüzler hayal etme arasında ortak bir payda inşa edilebilir mi?

Arzu Başaran’ın geçen sergisindeki yüzler bilinmeyenden geliyordu; keşfedilen, orada olduğu varsayılan suretlerdi onlar. Şimdi ise, gazete imajına sinmiş kayıp yüzleri anonimleştiriyor ressam. Basılı ve bir yüzeye ait olan portrelerin ötesine uzanmaya, oradan ortak bir bellek inşa etmeye yöneliyor. Hayal edileni resimsel kılarak, ona bir yüz ve çehre kazandırma deneyiminden, gazetelerin üçüncü sayfalarına haber olan vesikalıklara yönelen bu bakış, esasen adı sanı belli olmayanı hedef alıyor.

Arzu’nun yüzle ilgili ilk girişimi hafızadan çekip alınana yönelikti. Bellekte kaybolmuş (iyice yerleşmiş demek daha mı doğru?) bir yüzün çıkabileceği, kendisini gösterebileceği bir alandı resim. Şeffaf katmanların içerisinde kendisine bir perde arayan yüzün görünür olduğu yer, geldiği yer gibi belirsizdi. Kim olduklarına dair bir işaret taşımayan, bakan kişinin gördüğü yüzdü onlar. Dolayısıyla kimlikleri resmin dışından geliyor, kendisine dayatılan ya da sunulan oluyorlardı. En nihayetinde olmayan kabuk yüzeydiler (o resimlerin kahverengi tonları bu benzeşimi akla getiriyor) ve gerçek hayatta rastlayamayacağımı bildiğim “olmayan” kişinin imgesiydiler. Şimdi izlediğim yüzlerin geldiği yer ise buraya, anını tespit edemesem de bu zamana ait. Kötü, talihsiz, saçma, hep başkalarının başına geldiğine inandığımız olaylara konu olan yüzler bunlar. Hatıra niyetiyle cüzdanlarda taşınan, gerektiği için çerçevelerinden sökülen hazır portre fotoğrafların, gazete nüshalarına yerleştirilmiş hallerinden hareketle üretilen ikincil bir yanılsama sadece. Ne yüz ne de fotoğrafı ressamın elinde. Haberin yanına iliştirilen, olayla bir bağlam ilişkisi kurması için tanıklığa çağrılan bir “işaret” aslında. Ressamın gördüğü yer ve zamandan azade bir imaj. Aslında ne olay anının gerçekliğine ne de gazetenin yüzeyine ait. Vesikalık formatın kendisi gibi kültürel kodlar taşıyor bu fotoğraflar: Yakası alt üst olmuş bir okul önlüğü, tarakla inceden inceye her iki tarafa ayrılan ve ucuna kelebek motifli birer toka yerleştirilen saçlar, kesim ve modelinden yaklaşık bir zaman duygusu veren ceket ve gömlekler... Kimin kim olduğunu gösteren okul yıllıklarından çekip alınmış gibiler. Yetişkinler, çocukların yüzlerinde kendi küçüklüklerini görür, anımsarlar. Bu fotoğraflar, fotoğraf olarak bu zamandışılığa sahipler. Oysa bu fotoğraflar o kadar masum değiller. Bağırmıyor ama yaralıyorlar.

Belleğin kırılgan noktalarına temas etmelerine karşılık tektipleşen, biri diğerinin içinde kaybolan yüzler bunlar. Ressam onların izini, birkaç yıl boyunca gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde sürüyor, bugün artık bu dünyada olmayan foto-yüzlerden bir albüm yaratıyor. Neden veya konu oldukları haberden bağımsız kendilerine özgü gülüşleri, çehreleri, bakışları ve kişilikleri olan bu yüzler, gazetenin diğer haberlerine eşlik eden fotoğraflar gibi bir kayıt, bir doküman, yüzün sahibini tanıyanların saklayacakları bir işaret sadece. İlk izlenimde birbirlerine benzemelerinin nedeni sadece vesikalık olmalarıyla ilgili değil. Aynı haber formatının parçası olarak klişe bir dile indirgenmeleri, basılı bir malzeme olarak ikincil bir tek tipleşmeye tabi tutulmalarıyla ilişkisi var bu izlenimin. Altında ismi yer alsa bile (ad ve soyadın baş harfler aracılığıyla kısaltılması bazı durumlarda kişinin mahremiyetini koruyabilir ama onu anonimleştirip örnek vakaya dönüştürmekten alıkoyamaz) o artık nefes almayan ve basılı malzemenin yapaylığına ait bir kişinin yüzüdür. Cisimleşmiş, bedensel bir varlık değil, elle tutulabilir bir gerçeklikten giderek uzaklaşan, cansız (seçilen yüzle aynı kaderi paylaşan) bir “şey”, bir göstergedir sadece. Bu fotoğrafların bedenin en çok konuşan yeri olan yüzü kadrajlaması, bakan kişiye kültürel ve psişik bir anlam ve değer sistemi sunuyor olabilir ama en nihayetinde gerçeğin yalıtılmış anından başka bir şeye işaret etmiyorlar. Makine, çeken ve çekilen kişi ile yer ve mekan birlikteliği geride nasıl bir aura bırakıyorsa sadece o kadarlık bir bilgi taşıyorlar. Gazetenin bir parçası olarak yaydıkları enformasyon ise o küçücük kareye sığabilen aura’yı gerisin geriye haberin içerisine yolluyor. Fotoğraf, haberin inandırıcı olmayan bir parçası (kimse yüzü-gözü parçalanmış çocuk yüzleri görmeye katlanamaz) olarak habere iliştirilmekle kalmıyor, akla gelebilecek tüm sözleri gazetenin sınırlarına hapsediyor.

Ressam, önceki portrelerinde “bilinmeyenden” gelen yüzleri, ne kadar dışarıdaki bakışın hakimiyetine terk ediyorsa şimdi tam tersini yaparak, görüntüsü ayan beyan ortada olan bir yüzün içerisine yerleşmeye çalışıyor. Basılı malzemenin üzerinde asılı söylemin içinden geçip (imkansız da olsa) ortak bir söz dağarcığı kurmaya yöneliyor. Besbelli ki ressam bu yüzlere dikkat çekmek istiyor. Onları her türlü süsten arındırıp kağıdın yüzeyinde hayaletimsi bir aydınlıkla yerleştirdiğine göre, varlıklarına ilişkin bir şeyler anlatmak istiyor. Bazı resimlerde çocukların hikayelerine (kimi yüzde bu yazılamayacak kadar açık) bazılarında da dudağına, burnuna takılıyorum. Hatırlamaya çalıştığım tanıdık çocuk yüzleri, desenle boya arasındaki o ara bölgede (Araf mı demeli?) uçucu bir maviliğin içerisinde beliriyor, sonra bilmediğim bir hikayenin parçası olduğu için kaybolup gidiyor. Ressamın izini sürdüğü haberlerin içerisindeki çok sayıda yüz, dokunamayacağımı bildiğim imge oluveriyor. Gerçek olanın yapaylaştırılarak imaja evrilmesi gibi, imge aracılığıyla beden de ruha dönüşüyor.

Çizginin ifadeyi kurduğu, şablondan keser gibi sınırladığı çizimlerde ise; ressamın basılı imaj dilinden devraldığı başka bir klişe söz konusu. Yüzün beyaz bir boşlukta kaybolduğu, vücudun üç boyutlu olarak derinleşmeden kağıdın yüzeyine yapıştığı bu örnekler, kaynağı belirsiz suçluluk duygusunun beden diliyle kurduğu ilişkiyi görünür kılıyor. Ayaklardaki tuhaf bükülme, bedenin istenç dışı bir sahicilikle kıvrılması, foto-muhabirinin mahremiyeti delen tehditkâr makinesinden mi (narinliğin savunmasızlığını mekanik bir bakışın ortaya çıkarması ne kadar ilginç!) yoksa bedenlerin refleksinden mi kaynaklanıyor doğrusu bunu kestirmek mümkün değil. Ama habere iliştirilen basılı malzemenin ürettiği bu klişe poz, edilgen-pasif izleyicinin aklına getirmek istemediği soru işaretlerini harekete geçiriyor. Fotoğrafın keşfettiği ve bir örnekten diğerine tekrarladığı bu masum ve sahici beden dili, ressamın aradan çekildiği boşluğa işaret ediyor. Portreler, ressamın içinden geçtiği derinliği, buradaki boşluklar ise, yüzleşmek için dışarıda bırakılanları gösteriyor. Bir bedene ait olduğuna göre, yüzü olmayan gövde tahayyül etmek, Arzu’nun yaptığı gibi onu sözsüz bırakır. Bu noktadan sonra, yüzleşmek için gerekli olan kelimeler işaret eden ressamın değil, izleyicinin uzanmaya cesaret edeceği yerde duruyor.

LEVENT ÇALIKOĞLU